HİKAYELER

 

KAPTANIN DOĞUM GÜNÜ


    Bugün dünya üzerindeki doksan dördüncü senesinin ilk günüydü. Yaklaşık bir elli sene önce doğum günlerinden nefret etmeye başlamıştı zaten. Ancak, nedense çocuklar ve torunlar bayılıyordu bu saçma doğum günü kutlamalarına. Sabah yataktan kalkarken bugün kendisi adına yapılacak bütün o kutlama ve pasta üfleme zırvasının üzerinde yarattığı sıkıntılı ruh haliyle uyanmıştı. Böyle zamanlarda suratını asarak huysuz bir ihtiyar gibi davranmamak için insanüstü bir çaba sarf ediyordu. Ama ne oluyor ve nasıl oluyorsa bir şekilde biri ya da bir şey gün bitmeden sinirlenmesine sebep oluyor ve istemeden de olsa birilerinin kalbini kırıyordu.

‘’Dile kolay…’’ diye geçirdi içinden bahçe kapısından çıkarken. ‘’ Tam doksan dört yıl… Gerçekten şanslı bir adam olmalıyım.’’ Bugüne kadar elleriyle toprağa verdiği dostlarını düşündü. Sonra, onu en çok acıtan gidişi, karısının gidişini düşündü. Onun için hiçbir zaman ‘’öldü’’ diyememişti Kaptan. Herşey yakışırdı karısına ama bir tek ölüm yakışmamıştı işte. Oysa hep kendisini önce gideceğini düşünmüş ve buna hazırlamıştı kendini. Bunu her yaptığında burnunun direği sızlıyordu. Dostlar önemliydi. İnsanın sağlam dostları olmalıydı hayatta ve karısı Kaptanın en sağlam dostu olmuştu her zaman. Başka dostları da olmuştu elbet. Bir çoğunu kaybetmiş olsa da hayatı boyunca bu konuda da şanslı bir adamdı. Tanımaktan ve dost olmaktan mutlu olacağı bir sürü insanı olmuştu bu doksan dört senede.

Tam limana doğru yönelecekken, arkasından birinin seslendiğini duydu. Yaşına rağmen kulaklarında bir sıkıntısı yoktu. Arkasına dönüp baktığında büyük oğlunun ev kapısında durduğunu gördü. Kendisini beklemesi için bir işaret yapıyordu. ‘’ Allah allah… Bu çocuk bu kadar erken kalkmazdı ama…’’ diye geçirdi içinden bir yandan oğlunun yanına gelmesini beklerken. ‘’Özellikle de tatildeyken…’’. İki oğlu vardı Kaptanın. İkisi de ekmeklerini ellerine almış, evlenmiş yuva kurmuşlardı şükür. Allahtan onlar babaları gibi denize sevdalanmamışlardı. Yoksa anneleri çok üzülürdü. Bir denizcinin yolunu gözlemek zordur… ama biri kocan ikisi oğlun, üç denizcinin yolunu gözlemek…

‘’ Nereye sabah sabah ?’’ 

diye sordu Kaptan’ın büyük oğlu babasının yanına varınca. Kaptan bir an durup oğlunun gözlerine baktı. 

‘’ Ben nereye giderim oğlum sabahları ?’’ 

diye soruyla cevap verdi Kaptan. Bir yandan da limana doğru yürümeye koyuldu. Oğlu da babasını takib ederek konuştu.

‘’ Bugün de mi?… Yani bugün gitmesen olmaz mı ?’’

Kaptan, oğlunun ne demek istediğini anlamıştı tabii ki. Ama yine de biraz sündürmek, bir miktar kıvrandırmak istiyordu. Küçüklüklerinden beri çocuklarına özellikle soru sorduklarında böyle davranmayı huy edinmişti. Bu davranışıyla çocukları saçma bir soru sorduklarında, onlara soruyla karşılık vererek, kendi başlarına   doğru soruyu bulmalarını sağlamaya çalışırdı. 

‘’ Bu günün nesi varmış ki ?’’

Büyük oğlu da her zaman babasının bu uzağına düşer ve açıklamalara başlardı.

‘’ Bu gün senin doğum günün baba. Birazdan çocuklar kalkar, hep birlikte kahvaltı ederiz…’’

Aniden durdu Kaptan. Amacı lafı oğlanın ağzına tıkamak değildi ama, sanki biraz öyle oldu. Babasının bu hallerine alışık olsa da oğlanın yüzü asıldı ama çaktırmamaya çalıştı.

‘’ Evlat… Ben kendimi bildim bileli her sabah denize çıktım. Nikah günümde bile…’’

Saygılı bir çocuktu ama bin beşyüz kere dinlediği bu hikayeyi bir kere daha dinlemek istemiyordu. 

‘’ Biliyorum baba biliyorum. Siz annemle denizde nikah kıydınız. Asım amca kıydı nikahınızı.’’

Kaptan derin bir nefes aldı. İnceden bir gülümsedi. Ne zaman büyümüştü bu çocuklar böyle. karşısında bayağı yetişkin bir adam duruyordu. Üstelik taviz vermeden, dimdik. Limana doğru yürümeye devam ederken bu yetişkin adamla sohbete devam etti.

‘’ İyi ya işte bak hatırlıyorsun. Bu gün daha mı özel bir gün ? Ya da bu günün nesi var da denize çıkmıyorum. ?’’

‘’ Baba doksan dört yaşına giriyorsun…’’

‘’ İyi ya hala hayattayım demek ki.’’ 

Birinin size yaşlandığınızı söylemesi can sıkıcı bir durumdur. Zaten yabancılar ya da yakınınız olmayanlar terbiyesizlik olmasın diye size mümkün olduğunca bunu söylemezler. Daha çok bu yakın dostlarınızın size takılmak için söyledikleri bir şeydir. Bir de sizin iyiliğinizi düşündüklerinden yaptıkları uyarılar vardır. O zaman daha ciddi bir biçimde girerler konuya ve kendilerini de dahil ederek, ‘’ bak artık genç değiliz…’’ biçiminde başlayan cümleler kurarlar. 

Ama Kaptan’ın dünya üzerinde hiç yakın dostu kalmamıştı ki. Yakını boş ver, yaşayan dostu kalmamıştı Kaptan’ın. Zaman zaman kendisi de neden hala toplanıp bu dünyadan gitmediğini düşünüyordu düşünmesine ama, öldürmeyen Allah öldürmüyordu işte. E ölmeyince de haliyle yaşlanılıyordu. Ve bir gün gelip kendi çocuğunuz bunu size hatırlatıveriyordu işte.

Oğlunun kötü bir niyeti olmadığını biliyordu Kaptan elbet. Allaha şükür ki çocukları iyi insanlar olarak yetişmişler di. Sadece, Kaptan işine karışılmasını sevmez di. Bu eskiden de böyleydi. Her zaman birlikte denize açıldığı tayfaya, denizde demokrasinin çalışmayacağını, kaptanın emirlerine koşulsuz uyulmazsa teknenin yürümeyeceğini söylerdi. Buna inanırdı da Kaptan. Şakaya gelmezdi deniz çünkü. Herkes denizi kaprisli, sağı solu belli olmayan bir kadına benzetse de, Kaptan için denizi anlatacak kelimeler ciddiyet ve dikkatti. O denize aşık romantiklerden değildi. Kaptan, saygı duyardı denize. Severdi sevmesine ama pek belli etmezdi. Tıpkı çocuklarına sevdiğini belli edemediği gibi denize de sevgisini çaktırmamaya çalışır dı eskiden beri. Seviyeli bir ilişkileri olmuştu yani.

Bütün bunlar ihtiyar kafasından geçerken, limanın yakınındaki küçük kumsala varmışlardı bile. Önde Kaptan, arkasından adımlarını yaşlı babasının adımlarına uydurmaya çalışan büyük oğlu. Göz ucuyla oğluna baktı kaptan. Bir an yıllar öncesine gidiverdi. Üzerinde kırmızı yağmurluğuyla, aynı şu an olduğu gibi arkasından koşar adım yetişmeye çalışan küçük halini gördü sanki oğlunun. ‘’Zaman…’’ diye geçirdi içinden, ‘’ ne garip bir şey. Var mı? yok mu? şimdi mi? sonra mı? biz mi onu fazla önemsiyoruz ya da o mu bizi yok sayıyor?... Ne tuhaf…’’. 

Kaptan denize doğru yürürken sevgilisine kavuşmak için adımlarını hızlandıran bir delikanlıya dönüşüyordu sanki. Oğlu doksan dört yaşındaki adamın bu özlem dolu süratine hayret ediyordu. Bir yandan da içini tarifsiz bir hüzün ve tedirginlik kaplamıştı. Kardeşi de, kendisi de çekinirlerdi babalarından. Onların gözünde babaları sert mizaçlı, otoriter ve kuralcı bir adamdı. Çocukken çoğunlukla babasının mutsuz bir adam olduğunu düşünmüştü. Bir az daha büyüdüğünde ise bu durumdan kendisinin, hatta bütün ailenin sorumlu olduğunu düşünmüş ve suçluluk hissetmişti. Belki ailesi olmasaydı ve daha çok denizde olsaydı mutlu olurdu babası. Artık ergen hassasiyetinden midir nedir böyle düşünceleri olmuştu babasının mutsuzluğu karşısında. Büyüyünce kendiliğinden kayboldu bu düşünceler. Kendi ailesi olunca anladı babasının durumunun mutsuzluk değil de yoğun bir kaygı ve endişe durumu olduğunu. Sevdikleri için, ailesi için, çocuklarının gelecekleri için bir babanın endişeli ve korumacı haliydi babasında mutsuzluk sandığı ruh hali. 

Ama bugün, doksan dördüncü yaş günü sabahında, nedendir bilinmez Kaptan’ın ne yüzünde ne gözünde ne de bedeninin herhangi bir yerinde, mutsuzluktan ya da endişeden eser yoktu. Yılların derin izleri ve ağırlığı silinip gitmişti sanki. Yüzünde bir aydınlık, gözlerinde bir parıltı ve bedeninde bir delikanlının dinçliği seziliyordu bu sabah.

       Mis gibi iyot kokusunu yaşlı ciğerlerinin en ücra köşelerine kadar çekti  Kaptan. Bu koku için ölebilirdi. Bu koku içinde ölebilirdi. Ölüm Pek düşündüğü bir şey değildi Kaptanın. Ama, eğer ölünecekse bu kokunun içinde, denizde ölünmeliydi. 

      Bugün Ölümden bahsedemeyecek, ölümü düşünemeyecek kadar genç hissediyordu kendini. Damarlarındaki kanın akışı, kaslarının saldırmaya hazır bir köpekbalığı misali gerginliği, gözleri bile daha net görüyordu dünyayı. Ve "Kaptan" bu gün kendini Gerçekten ölümsüz hissediyordu.

‘’Baba!’’ diye seslendiğini duydu oğlunun. O kadar uzağa götürmüştü ki bu iyot kokusu ve mavilik kaptanı, dünyaya dönmesi bir az sürdü gibi geldi. Oğluna döndü, liman girişine varmıştı. Oğlu, ne kadar uyarsa da, aynı yaramazlığı yapacak olan çocuğuna bakan bir baba sevecenliğiyle gülümsüyordu ona. ‘’ En azından gecikme olur mu? Çocuklar seni çok özlediler.’’ Başıyla anladığını belirten bir hareket yaptı kaptan. Oğlunun gözlerindeki sevecen gülümseme içini ısıttı. Selam vermek için elini kaldırdığında, ellerinin artık hiç titremediğini fark etti. Ya da kim bilir ona öyle geldi.

             " Yaşlı kız" her zamanki yerinde, kıçtan kara ve tabi ki usta işi bağlanmış olduğundan halatlar milim laçka olmadan Kaptan'ı beklemekteydi. Teknesine " Yaşlı kız" demeyi severdi Kaptan. Daha doğrusu; Son otuz senedir "Yaşlı kız" olmuştu teknenin lakabı. Daha eskiden "inatçı kız" derdi tekneye. Sonuçta her zaman Kız gibi tekneydi ya… inadı da laf dinlememesinden değil, deniz ne kadar zor lu olursa olsun mücadeleden vazgeçmemesinden di. 

          Güvenmenin gereğine inanırdı kaptan. Bir şeylere güvenmeyen, ya da güvenemeyen insanların mutlu olamayacaklarını düşünürdü. Önce kendine güvenmeliydi insan. Sonra hislerine güvenmeliydi mesela. Eğer"Yaşlı kız" gibi bir teknesi varsa ona güvenmeliydi. Ve tabii ki başka insanlara, arkadaşlarına, ailesine güvenmeliydi. Her şeyde  olduğu gibi bu güven konusunda da dikkatli olunmalıydı elbette. Güvenebilmek için ihtimam göstermek gerekliydi çünkü. insanlara da, teknelere de…

Nedense liman, her zamankinden sakindi bu sabah. Sadece gece çıktıkları avdan dönen birkaç kayık ve üzerinde elleri ve yüzleri tuzdan, zordan nasırlı balıkçılar. Hepsi bu kadar. Hava iyiydi aslında. Böyle günlerde amatörlere gün doğardı. Kolay hava, kolay Deniz. Hepsi bedava balık peşine düşerdi. Ama işte Asıl böyle günlerde ustalık isterdi  av. Balığın hangi havada nereye gideceğini, hangi rüzgarda nereye kaçacağını bilmek isterdi. Yoksa yalandan mazot israfı.

Her zaman yaptığı gibi, önce sağ ayağıyla ve besmele çekerek adım attı tekneye Kaptan. Bunu yılların verdiği alışkanlıkla nefes almak gibi, yürümek gibi düşünmeden yapardı  hep. Böyle öğrenmişti çünkü… doğrusu buydu çünkü…

Kontrollerini yaptı. her şeyin neta olduğuna ikna olunca yine besmelesini Çekerek çevirdi kontağı, bastı marşa. Yaşlı kız bu sabah da her sabahki gibi utandırmadı Kaptan'ı. Bir kere de  aldı marşı ve saat gibi çalıştı. Acemiyi rahatsız eder bazen motorun sesi. Ama  kaptana kedi mırıltısı gibi gelir bu ses. Çünkü insana bir özgürlük hissi verir. Motor çalıştığı sürece her yere gidilebilecek miş gibi gelir… ancak… denizin ustası bilir ki ,kişi oğlunun asıl gücü denizin üzerinde esen rüzgarı kullanmayı bilmekten gelir. Asıl özgürlük yelken basınca başlar.  Asıl sonsuzluk, asıl kanatlanıp uçmak, asıl deniz  yelkene dolan rüzgardır.

Kaptan, nasıl denize yanaştıkça damarlarındaki kan hızlanıp kendini çakı gibi hissediyorsa, yelken iskotasını tuttuğu zaman da bu his 10 katına çıkıyordu. Allah'ın bir hikmeti işte. Ama laf aramızda artık yoruluyordu kaptan Yelken basarken. Ancak keyfi çok yerinde olunca yorgunluğunu pek farketmiyordu. Bugün de o günlerden biriydi işte. Bugün doğum günüydü Kaptanın. Tam doksan dört sene, dile kolay. Bu dünya üzerinde tam doksan dört sene yaşamıştı Kaptan. Ya deniz olmasaydı, diye düşündü bir an. Ya Kaptan, kaptan olmasaydı. Çekilmezdi o zaman değil doksan dört, on dört sene bile çekilmezdi.

Neden bu kadar çok sevmişti ki denizi? Neden sevdalanmıştı koca suya? Ciğerlerine çektiği bu serin, tuzlu havaya neden bu kadar bağlanmıştı? İnsan sevdiğini neden sevdiğini bilmez. Öylece o olduğu için sever. Neden sevdiğini söylüyorsan kendine de sevdiğine de, o zaman onun adı sevgi değildir. ona çıkar denir. 

Tam bunlar geçerken kafasından, şimdiye kadar hiç zihnine uğramamış bir soru çivi gibi çakıldı kafasına Kaptanın. Acaba karısı, çocukları onun bu sevdasını kıskanmışlar mıydı? Eğer kıskandılarsa bile, yukarıda allah var hiç belli etmemişlerdi. Yoksa belli etmişlerdi de Kaptan mı anlamamıştı? Acı acı gülümsedi Kaptan. Artık bunu düşünüp, vicdan azabı çekmek için bile o kadar geç kalmıştı ki… Hayat, u dönüşleri ve talii yolları olmayan bir otobandır. Bir noktadan sonra hele, sadece kerterize kilitlenip önüne bakarsın.

 Kaptan, yelkenlerin rüzgarda gerildiği, deniz kokusunun baskın olduğu bir sabahın tadını çıkarıyordu. Teknesi "Yaşlı Kız" denizde hızla ilerliyordu, Kaptan'ın yüzünde keyif dolu bir tebessüm vardı. Çocukluğundan itibaren denize olan sevgisi, yaşlandıkça daha da derinleşmişti. Artık her dalganın, her esen rüzgarın, her deniz kokusunun bir anlamı ve hikayesi vardı onun için.

Denizin uçsuz bucaksızlığına baktıkça, Kaptan'ın aklına yıllar boyunca yaşadığı anılar geldi. Denizle tanıştığı ilk gün, ilk balık avı, fırtınalarla verdiği mücadeleler... Her hatıra, denizle kurduğu derin bağı daha da güçlendiriyordu. Belki de deniz, onun gerçek aşkıydı; sessizce, sonsuzca sevdiği.

Kaptan, saçlarına dolanan rüzgarın ve denizin melodisini dinlerken, aniden çocukluğundan bir anı canlandı gözlerinin önünde. Bir gün, babasının onu denize getirdiği anı... Kaptan o anıyı sanki yeni yaşanıyormuş gibi hatırlıyordu. Babasının elinden tutmuş, denizin kenarında oynamıştı. Babası ona "Denizle dost olmayı öğren, o sana her zaman yol gösterir." demişti.

Anı hızla kaybolup giderken, Kaptan'ın içinde tuhaf bir his belirdi. Belki de o an, babasının ona verdiği öğütleri gerçek anlamıyla anlamıştı. Deniz, onun dostuydu; zorlu zamanlarda yol gösteren, hüznünü paylaşan, sevincini katlayan bir dost. Ve bu dostluk, zamanla kendini denizde bulmuş, Kaptanın ruhu denizle bir olmuştu.

Kaptanın gözü nedense dümendeki eline takıldı. Eli sanki gevşeyip rahatlamış gibiydi ve en önemlisi, yaklaşık beş altı yıldır mani olamadığı ve anlam veremediği o inatçı titreme yok olmuştu. İste istemez dümendeki elini değiştirdi. Gözleri bu sabah çok daha iyi görüyordu ama o yine de yılların alışkanlığıyla elini görebilmek için yüzüne yaklaştırdı. Hayretle ağzının açılmasına ve gözlerinin büyümesine mani olamadı. Kısa bir andan sonra yüzündeki bu tuhaf ifadeye, gittikçe gülümsemeye ve sonra kahkahaya dönüşen bir sırıtış da eklendi. Ellerinin üzerindeki yaşlılık lekeleri kaybolmuştu. Gözlerine inanamadı önce. Ama evet lekeler gitmişti işte. Bu arada Yaşlı kız, adeta kanatlanmış gibi yarıyordu denizi. Kaptanın sevincini, mutluluğunu paylaşıyordu sanki tekne. Dalgaların arasında, bir yunus gibi, bir martı gibi, denizin ayrılmaz bir parçası gibi uçuyordu Yaşlı kız. Kaptanın ruhu da tekneyle birlikte uçuyordu denizin üzerinde. Tıpkı bütün kadim hikayelerde anlatılan o yaratılışın ilk anı gibi. Yeniden yaratılıyordu Kaptan. Yeniden var oluyordu. Yeniden ve en baştan…

Kaptan dümenin önündeki manyetik pusulanın camından yansıyan, bu genç ve sağlıklı yüzü  yakından tanıyordu. Ama çok zaman olmuştu onu görmeyeli. Tekrar otuz üç yaşına dönmüştü kaptan. En çakı haline.

Bir anda etrafındaki sessizliği fark etti. artık tekne suya değmiyordu sanki. Hayretle sancak bordadan denize baktı Kaptan. Evet yanılmamıştı. Yaşlı Kız, karnını denizden ayırmış, karinasından sular damlatarak havalanıyordu. Gittikçe daha da yükseldi tekne. Kaptanın içinde en ufak bir endişe yoktu ve buna hayret ediyordu. Eskiden yaşlı deniz kurtlarının anlattığı hikayelerden birinin içindeydi Kaptan. Deniz kızlarının, deniz canavarlarının, peri kızlarının, korsanların o heyecanlı, inanılmaz, mucizevi hikayelerinden birinin kahramanı olmuştu işte.  

Bir anda teknede başka birinin varlığını hissetti. Aynı anda, kamaranın içindeki mutfaktan bir ses geldi. Sanki birisi mutfakta bir şey hazırlıyordu. Birbirine çarpan porselenin sesi tanıdık bir sesti. Tam içeri bakmak için hareket alacaktı ki o sırada çok tanıdık, çok bildik, epey zamandır duymadığı ve çok özlediği yumuşacık bir ses duydu Kaptan.

‘’ Kahven hazır… getiriyorum.’’

Önce kulaklarına inanamadı Kaptan. Ama o kadar çok inanılmaz şey oluyordu ki bu seyirde. Bu da olabilirdi. Hatta olsundu… eğer doğum gününde bir dilek hakkı varsa… Kulakları onu yanıltmamış olsundu. Gözlerini kapadı. Kamaradan güverteye çıkan merdivendeki o nazik adımların sesini dinledi. Ne zaman ki karısının o tanıdık, başını döndüren, çiçeklere nispet kokusu kahve kokusuyla karışıp burnuna geldi… Yavaşça gözlerini açtı Kaptan. Karısı karşısında duruyordu. O da Kaptanın onu tanıdığı yaşlarında, taze güzelliğiyle karşısındaydı. Yaşlı Kız artık tek başına, Kaptanın dümen tutmasına gerek olmadan yükseliyordu bulutların arasında. Kaptan, karşısında kendine her zaman gülümseyen gözlerle bakan karısının gözlerinin içine baktı. 

‘’ Çok özledim seni…’’ diyebildi sadece… 

‘’ Çok özledim…’’  


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Benim çok değerli dostum Gökhan Semiz sayesinde tanıştığım müthiş bir destan... Hayatımda okuduğum en iyi bilim kurgu romanı olduğunu söyley...