MİTOLOJİ

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN

MİTOLOJİ

NEDİR NE DEĞİLDİR




















KORAY  ŞAHİNBAŞ

korayshnbs@gmail.com






HÜSEYİN RÜŞTÜ ŞAHİNBAŞ’IN 

KIYMETLİ HATIRASINA…









‘’ Yalnız başına maceraya çıkma riskine girmedenize gerek yok çünkü tüm zamanların kahramanları bizim yerimize bunu yapmışlar. Labirent baştan sona biliniyor. Tek yapmanız gereken kahramanın izlediği yolu izlemek. Nefreti bulmayı beklediğimiz yerde Tanrıyı bulacağız. Bir başkasını öldürmeyi düşündüğümüz yerde kendimizi öldürmüş olacağız. Dış dünyaya seyahat etmeyi düşündüğümüz yerde kendi varlığımızın merkezine geleceğiz. Yalnız olduğumuzu düşündüğümüz yerde tüm dünya bizimle olacak’’

Joseph Campbell













MİTOLOJİ


(SUNUŞ)


‘’En eski zamanlar için pek yerinde olarak şunları söyleyeyim, ozanların ve mitologların yaşadığı uzaklardaki o ülke mucizelerin ve trajik efsanelerin ülkesidir orada artık hiçbir kanıta hiçbir kesinliğe yer yoktur.’’ 

  Plutarkhos                      M.S 46 Yunanlı tarihçi yazar 


Öncelikle şunu belirtmeliyim, mitoloji ve mitoloji merakı sonsuzdur. Ne kadar okursanız okuyun, nedenli araştırırsanız araştırın, ‘’Tamam artık ben falan mitolojiye hakimim’’ dediğiniz anda hiç ummadık bir yerden karşınıza beklenmedik ve duyulmamış bir hikaye çıkıverir. Mitoloji Bitmeyen bir anlama isteği ve merakın öyküsüdür. İnsanoğlunu sorduğu bütün sorulara yine kendinin tekamülü doğrultusunda verdiği cevapların bütünüdür. Her toplum kendi meşrebince cevaplamıştır bu soruları. Bugün karşımızda Duran mitolojik zenginlik ve çeşitliliğinin nedeni de budur.

Hemen gözünüz korkmasın. Aslında mitolojinin anlattığı hikayeler, insanlığın yani sizin hikayeniz. Yabancılık çekeceğinizi düşünmüyorum.

İncelenmesi gereken konu nedir? Mitolojinin kelime anlamı, kelimenin etimolojik olarak kökeninin ne olduğu ya da sosyolojik olgular mı… Yoksa, büyülü hikayeler, kahramanlar ve ahlaki çıkarımlar mı? Dürüst olmak gerekirse ki gerekir, ilk olarak saydıklarım bence akademisyenleri ilgilendiren derin mevzular. Yanlış anlaşılmaya yol açmak istemem, asla bunların önemsiz olduğunu kast etmiyorum. Aksine, çok önemliler. Ancak biz sıradan insanları, yani mitolojinin ortaya çıkış sebebi ve asıl üreticisi olan bizleri konunun diğer tarafları ilgilendiriyor. Yani ikinci kısım; Kahramanlar, büyülü hikayeler, ahlaki çıkarımlar ve alınması gereken dersler. Ancak aynı dili konuşabilmek adına , başlarken bir kaç tanım ve sebep sonuç ilkisinden bahsetmemiz mecburen gerekecek. 

Mitolojik kahramanları modası geçmiş, büyülü hikayeleri gerçeklikten ve gerçek insan hikayelerinden çok uzak, eskinin erdemlerini gereksiz ve çağ dışı buluyor olabilirsiniz. Öyle ise sizin için üzülmek yerine bu kitaba bir az daha devam etmenizi tavsiye ede bilirim. Olur ya belki de fikrinizi bir az olsun değiştirebilir, size yeni bir pencere açıp hayatınızın mevcut renklerine bir az daha renk kata bilirim. Umarım devam ediyorsunuz dur. Hikaye gittikçe daha eğlenceli olacak bana inanın.


‘’Gelecekteki düşüncelerin Esin kaynağıdır mitler . Felsefe, sanat, Düşler mitlerin büyülü kazanında pişer. Başka  inançlarla etkileşimin sonuçlarını, büyük tarihsel olayların imgelere yansımasını, ölüm, doğum gibi temel yaşamsal deneyimlerin insanın kendine ve dünyaya ait tasarımlarında nasıl dalgalandığını bütün bunları mitoloji olmadan anlayamazdık.’’ 

Prof.Dr.

Yaşar Çoruhlu

Tam da bu noktada belirtilmesi ve altı çizilmesi gereken noktalar var; İlk olarak elinizde tuttuğunuz kitap bir akademisyen tarafından kaleme alınmış bilimsel bir kitap değildir. Tamamiyle benim bu güne kadar yaptığım okumalardan ve araştırmalardan anladığım, anlaya bildiğim kadarıyla mitoloji olgusuna bakışımı yansıtmaktadır. Pek çok kitabın okunması ve taranması sonucu ulaşılan sonuçların bir raporu, bir özeti gibi görebiliriz belki bu çalışmayı. Ancak sizi temin ederim ki asla ciddiyetten uzak ya da yetersiz ve eksik olduğunu düşünmüyorum.

Her zaman olduğu gibi bu yazıya başlarken de sorun değişmeyen aynı sorundu; Nereden ve nasıl başlamalıyım? Karşımda insanlığın binlerce yılını dolduran kadim bir olgu var. Üstelik bu olguyu tek başına ele almak neredeyse imkansız. Dünyanın sadece bir bölgesinin mitolojisi üzerine bile bir kitaplık dolusu kitap yazıla bilir ve yazılmıştır da. Üstelik, mitoloji konusunda yazılmış bu kadar çok eser varken yeniden bir şeyleri tekrar etmenin ne anlamı var? İşte bu sorular ve sorunlar aslında sizi yolunuzdan çevirip uçuruma sürüklemeye çalışan kötücül varlıklar gibi etrafınızda uçuşup dururken, silkelenip şunu hatırlamanız gerekir; Mitoloji yazıya geçirilmeden çok önce ozanlar tarafından anlatılmıştır. Dünyanın pek çok yerinde de halen anlatılmaktadır. Doğal olarak mitoloji insanlık tarihi boyunca yuvarlanan bir çığ gibi, her anlatımda yeni bir şeyler eklenerek ve çeşitlenerek büyümekte ve gelişmektedir. O zaman ben de o ozanlar gibi yapıp kendi anladığımı ve öğrendiğimi sizlere aktarmalıyım.

Antik çağların ozanları şiirlerini söylemeye başlamadan önce, ilham perilerini kendilerine yardım etmeleri ve sözleri layığınca, güzel söylemelerini  sağlamaları için çağırırlarmış. Eğer duyuyorlarsa şimdi bana yardıma gelmelerinin tam vaktidir…

Benim mitoloji merakım Halikarnasos’ta başladı. Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın Anadolu Efsaneleri kitabı bir yerlerden elime geçmişti. Okudukça, önce sadece bir romancı olarak tanıdığım yazarın, Oxford’ta yakın tarih okumuş bir tarihçi olduğunu ve bu toprakların yani Anadolunun büyülü hikayelerine duyduğu derin merakı öğrendim. Hatta bu efsanelerin anası sayılabilecek toprakları o kadar seviyordu ki; hepimiz onun kendine yakıştırdığı ve kullandığı ismi kendi asıl adından daha iyi biliyorduk. Halikarnas Balıkçısı isminden bahs ediyorum.

Balıkçı, öyle bir eser kaleme almıştı ki, mitoloji konusunda hiç bilgisi olmayan ancak konuya meraklı kişiler için bir rehber olabilecek sadelikte ve bir o kadar da dolu bir kitaptı Anadolu Efsaneleri kitabı. Açıkçası elinizde tuttuğunuz kitaba başlarken amacım, ustanın eserinin lezzetine bir az olsun selam dura bilmek ve belki de o günden bu güne değişen yaklaşımları, yeni bulguları da konuya dahil ederek belki bir katkıda buluna bilmekti. Umarım faydalı olur ve okurken güzel vakit geçirmenizi sağlar…













GİRİŞ


‘’Ege bölgesinin bir kısım efsaneleri Yunanistan’a, ama çoğu Anadoluya aittir. Bu efsanelerin batılılarca hemen hepsi Yunanistan’a mal edilmiştir.’’

Diyor, Anadolu Efsaneleri Kitabının ön söz bölümünde Halikarnas balıkçısı. Bunu tarihçi kimliğiyle mi, yoksa yazar romantizmiyle mi söylüyor bilemiyorum. Ancak yıllar içinde yaptığım okumalar ve araştırmalar sonucunda, ben de bu kanaate yakın olduğumu söylemeliyim. 

Azra Erhat hocamız da  bu efsanelerin ve bu mitolojinin kaynağı konusunda Halikarnas Balıkçısı ile aynı görüşte olsa gerek ki şöyle diyor Mitoloji Sözlüğü kitabının ön sözünde;


‘’Şimdi sorarım size: Mitoloji diye bir kitap yazmaya girişince bu bin bir kaynak arasında hangisini seçip de anlatsın çağdaş bir yazar? Kaldı ki mitoloji deyince başta Yunan-Roma mitolojisi diye bir kavram akla gelir. Bu anlayış da hatalıdır. Aslında bir Akdeniz çevresi efsaneler topluluğu vardır, onu Yunanistan ve Roma’ya mal etmemiz, bu efsanelerin Yunanistan ve Roma uyruklu yazarların kalemiyle Yunanca ve Latince yazılmış olmasından ileri gelir. Oysa bu efsanelerin çıkış yeri ne Yunanistandır, ne de İtalya, Anadolu’dur, Girit’tir, Mezopotamya’dır, Fenike, Mısır’dır, ya da bütün bu yerlerdeki sözlü geleneklerin karışımından ortaya çıkmış bir bütündür.’’    

Mitolojinin inançla olan ilişkisi düşünüldüğünde , (ki bu konuya ilerleyen sayfalarda yer vermeyi düşünüyorum, ve bunun bir mecburiyet olduğu kanaatindeyim.)  Arkeolojik buluntular ve incelemeler ışığında bilim insanlarının ortak kanaati; O dönemdeki inanç sistemi ve din olgusunun Anadolu’dan bu günki Yunanistan’a ticaret yolları ve toplumların ilişkileri youyla geçtiği, bir nevi ithal edildiği yönündedir. Doğal olarak inanç sistemleri, tanrıları ve bu tanrıların prototip hikayeleriyle birlikte geçmiştir Ege denizinin karşı kıyılarına.

Benim ve eminim ki ülkemizde mitoloji konusuna meraklı olan herkesin en çok faydalandığı eserlerin başında yer alan, Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü kitabının önsözünde Azra Erhat hoca mitolojinin tanımı konusunda oldukça açıklayıcı şeyler yazmış;

‘’İlkin söz vardı, der kitap. Bunu Platon duysa, söz mü, hangi söz, diye sorar. Çünkü eski Yunan dilinde söz kavramını vermek için bir değil, üç sözcük vardır: Biri ‘’mythos’’, öbürü ‘’epos’’, üçüncüsü ‘’logos’’. Mythos söylenen veya duyulan sözdür, masal, öykü, efsane anlamına gelir. Ama mythos’a pek güven olmaz, çünkü insanlar gördüklerini, duyduklarını anlatırken birçok yalanlarla süslerler. Bu yüzdendir ki Heredot gibi bir tarihçi mythos’a tarihi değeri olmayan güvenilmez söylenti der, Platon gibi bir filozof da mythos’u gerçeklerle ilişkisiz, uydurma, boş ve gülünç bir masal diye tanımlar. Epos daha değişik bir anlam taşır: Belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen, okunan sözdür, epos insana tanrı armağanıdır, güzelim süslü sözleri bir araya getirerek büyüler dinleyicilerini bir ozan. Ozanın sözünü tanımlayan epos böylece şiir, destan, ezgi anlamına geldi ve o gün bugün epik ve epope diye batılı dillerin hepsinde yerini almıştır… Ama bir de logos vardı. Onun sözcülüğünü başta Herakleitos olmak üzere İonya düşünürleri eski deyimiyle ‘’physiologoi’’, yani doğa bilginleri yapmıştır. Onlara göre logos gerçeğin insan sözüyle dile gelmesidir. Logos bir yasal düzeni yansıtır, insanın bedeninde ve ruhunda bir logos bulunduğu gibi, evrenin ve doğanın da bir logos’u vardır. Logos insanda düşünce, doğada kanundur her yerde ve her şeyde vardır, ortaklaşa ve tanrısaldır.’’

Bu çok değerli açılımdan da anlaşıldığı gibi; Mitos, anlatı, söylence, söz anlamlarını barındırır. Logos ise daha kati ve kesin bir gerçeklik ifade eder. Bu gün kullandığımız jeoloji, psikoloji, sosyoloji gibi isimlerin sonundaki loji(logia) logos kelimesinin günümüzdeki kullanımıdır. Bu bağlamda mitoloji kısaca söylence bilimi demektir. Ya da efsaneler bilimi.

Mitoloji konusunda çok önemli bir isim olan Rumen felsefeci, mitolog, dinler tarihi uzmanı ve tabii ki yazar Mircea Eliade Mitlerin Özellikleri isimli kitabında, ‘’miti tanımlama denemesi’’ isimli bir bölümde konuya çok güzel bir açıklama getirmiştir;

‘’Bana göre en geniş kapsamlı olduğu için en az kusurlu tanım şudur: Mit kutsal bir öyküyü anlatır; en eski zamanda, ‘’başlangıçtaki’’ masallara özgü zamanda olup bittiş bir olayı anlatır. Bir başka deyişle mit, Doğaüstü varlıkların başarıları sayesinde, ister eksiksiz olarak bütün gerçeklik yani 

Kozmos olsun, isterse onun yanızca bir parçası(söz gelimi bir ada, bir bitki türü, bir insan davranışı, bir kurum)olsun, bir gerçekliğin nasıl yaşama geçtiğini dile getirir. Demek ki mit, her zaman bir ‘’yaradılış‘’ ın öyküsüdür: Bir şeyin nasıl yaratıldığını, nasıl var olmaya başladığını anlatır. Mit ancak gerçekten olup bittiş, tam anlamıyla ortaya çıkmış olan şeyden söz eder. Mitlerdeki kişler Doğaüstü varlıklardır. Özellikle başlangıçtaki o eşsiz zamanda yaptıkları şeylerle tanınırlar. Demek ki mitler, onların yaratıcı etkinliğini ortaya koyar ve yaptıklarının kutsallığını (ya da yalnızca doğaüstü olma özelliğini) gözler önüne serer. Sonuç olarak, mitler, kutsal ya da doğaüstü olan şeyin, dünyaya çeşitli, kimi zaman da heyecan verici akınlarını betimler. İşte Dünya’yı gerçek anlamda kuran ve onu bugün içinde bulunduğu duruma getiren de kutsalın bu akınıdır. Dahası, insan bugünkü durumunu, ölümlü, cinsiyetli ve kültür sahibi bir varlık olma özelliğini Doğaüstü Varlıklar’ın müdahalelerinden sonra edinmeştir… 

…Mit kutsal bir öykü olarak kabul edilir, öyleyse, ‘’gerçek bir öykü’’ dür, çünkü her zaman gerçekliklere başvurur. Kozmogoni miti ‘gerçek’ dir, çünkü Dünyanın varlığı da bunu kanıtlamaktadır; ölümün kökeni miti de ‘gerçek’ dir, çünkü insanın ölümlülüğü bunu kanıtlamaktadır ve bu böyle sürüp gider.’’


Aynı eserin bir sonraki bölümünde de önemli bir tespit ve tanım bulunmakta;


‘’Mitleri bilmek demek, nesnelerin kökenindeki sırrı öğrenmek demektir. bir başka deyişle, yalnızca nesnelerin nasıl var olma aşamasına geldiği değil ama aynı zamanda ortadan kaybolduklarında nerede bulunacakları ve nasıl yeniden ortaya çıkarılabilecekleri de bu yolla öğrenilebilir.‘’


‘’Mitler hayal gücü onları canlı tutsun diye vardır.’’ Demiş Albert Camus. Bu durumda mitoloji, kültürlerin bilinç  altının rüyaların ve hayallerin Simgeleştirilmiş halidir demek doğru sayılabilir. 

Okuru tanımlar ve terminoloji ile boğmak niyetinde değilim ancak, yolculuğumuz boyunca karşımıza bir takım tanımlar çıkacak kaçınılmaz olarak. Baştan bu tarifleri yaparsak daha rahat ilerleyeceğimizi düşünüyorum. 

Karşımıza çıkacak tanımlardan biri mitografi dir. Mitografi, mitolojik öğelerin araştırılması, derlenmesi ve yorumlanması anlamına gelir. Bir diğeri Mitos, mitlerin toplanmış ve tasnif edilmiş hali demektir.

Mitolojinin bir takım alt dalları oluşturulmuştur zaman içinde. Belli konuları ve bu konulardaki malzemeyi rahatça toplayıp sınıflandırmak amacıyla. Bunlar kabaca şöyledir;


Mitolojinin alt dalları:

 

a)Ritüel mitleri

  Dini uygulamaların yapılışını anlamını Ruhani sistemi tapınma ve ibadet eylemlerini açıklar.


b)Köken mitleri

Gelenek isim inanç nesne ve canlıların kökenini açıklar.





c)Prestij mitleri

ilahlar kutsal kabul edilen varlıklar veya topluluklar kahramanlık hikayeleri ve şehirlerle ilgili efsaneler.


d)Eskatolojik mitler

  Dünyanın sonu ve hatta daha sonrasını anlatır kıyamet ile ilgili kavram işaret ve olayları açıklar.


e)Teogonik mitler

Tanrıların oluşumundan aile ilişkilerinden ve soy ağaçlarından bahs eder.


f)Kozmogonik mitler

Evrenin oluşumu veya yaratılışına dair Efsaneler içerir.


g)Antropogonik mitler

insanın oluşumu veya yaradılışı hakkındaki efsaneler.


Mitoloji konusuna meraklı isek eğer, Şu soru mutlaka aklımıza gelmiştir; anlatılan hikayeler tamamen sembolik midir, yoksa gerçek olabilirler mi? Ya da en azından gerçeklik payı yok mudur?

Bu gün geldiğimiz noktada artık farklı kültürlerin ve coğrafyaların da mitolojileri tanınır hale geldi. Daha doğrusu eskisinden daha tanınır hale geldi. Bu konuda televizyon dizileri, filmler ve edebiyat üretimleri önemli bir rol oynuyorlar. Ancak bunun bir de öncesi var, yani dünyayı büyük ölçüde şekillendiren batı edebiyattının ve rönesans sanatının en çok etkilendiği kaynak ve sanatçıların en çok kullandıkları temalar Yunan ve Roma mitolojisinin hikayeleri ve anlatılarıdır. Bu durum da Yunan ve Roma Mitolojisi diye adlandırılan mitolojinin en bilinir mitoloji olmasını sağlamıştır. Klasik mitolojide antik Çağ da yunan ve Roma kültürlerinde yayılmış bir grup öykü yer alır. Bu öyküler yaklaşık olarak M.Ö 900-800 yıllarında ortaya çıkmaya başlamış ve M.S 4. yüzyılda Roma  imparatorluğu resmî din olarak Hıristiyanlığı kabul edinceye kadar zenginleşerek devam etmiştir.

Peki, Anadolu’daki bu çeşitliliğin, kültürel bolluk ve verimliliğin sebebi ne olabilir? Göbekli Tepe gibi daha çok yeni olsa da oldukça önemli arkeolojik keşiflerin yanı sıra daha eski buluntular da kanıtlıyor ki; Dünya üzerinde insan türünün yerleşik toplumlar halinde yaşamaya başladıkları ilk coğrafya Anadolu coğrafyasıdır. Bilim insanları bunun sebeplerini Anadolu’nun son buzul çağının güneydeki sınırı olması ve iklimsel nedenlerle bu bölgeye göç eden hayvan sürülerini takib eden insan guruplarının buraya yerleşmesi olarak ortaya koymuşlardır. Bu tezin ispatı olarak da Anadolu’daki endemik bitki türlerinin bütün Avrupa kıtasındaki endemik bitki türlerinden daha fazla olmasını sunmuşlardır. Bu kabul gören ve oldukça mantıklı bir tezdir. İklimsel koşullar düşünüldüğünde, bitki çeşitliliğinin besin arayan hayvanları bölgeye çekmesi, avcı-toplayıcı insan topluluklarının da av hayvanlarını takib ederek peşlerinden gelmeleri doğal bir sonuçtur. İnsanlar gittikleri yerlere inançlarını ve geleneklerini de taşırlar. Bu notada Mitoloji-İnanç ilişkisine değinmemiz gerekli.









HER ŞEY ‘’NEDEN’’ SORUSUYLA BAŞLADI


İnsan doğası gereği meraklıdır. Bu merak sebiyle ilerler, keşfeder, arar, bulur ve üretir. Yine bu merak sebebiyle kendiyle ilgili sorular sorar. Neden var olduğu, neden burada var olduğu, nasıl var olduğu gibi sorular. Ve kendince yanıtlar bulmadan da rahat edemez. Bu gün de bu soruları soruyoruz ve bilgi birikimimiz ve teknolojimizin el verdiğince yanıtlamaya çalışıyoruz. Mitolojilerin oluşmaya, ortaya çıkmaya başladığı çok eski zamanlarda insan topluluklarının bilgi birikimleri ve teknolojileri doğal olarak çok daha kısıtlıydı. Her şey daha emekleme döneminde ve başlangıç aşamasındaydı. İnsanların kadim sorularına cevap verecek bilim insanları olmadığı için bu sorular inançla cevaplanıyordu.

İnsan üzerinde yaşadığı dünyayı ve çevresini saran evreni algılamak ve anlamak için modellemeli, bir şeyleri başka bir şeylere benzetmeliydi. Üstesinden gelemediği doğa güçleri karşısında acizliğinin farkındaydı. Ancak henüz soyut düşünme evresine gelemediğinden bu üstün güçleri farkında olduğu ve varlığından emin olduğu varlıklar gibi düşündü. Örneğin avcı bir toplumun varlığını sürdüre bilmesi için avlaya bileceği ve etleriyle karnını doyurup derileriyle örtüne bileceği hayvanlara ihtiyacı vardır. Bu dengenin farkında olan insan, avladığı hayvana saygı duymalıdır. Çünkü o hayvanın yokluğu kendisinin de yokluğudur. Bu av-ölüm-yeniden doğuş döngüsüne duyulan saygı ve minnet beraberinde bir takım ritüeller getirir. Öyle ya avlanan ve ölen hayvan bir yere gidiyor sonra tekrar av olmak için geri dönüyor olmalıdır. Bu düzeni sağlayan da olsa olsa olsa bütün bu hayvanların atası olan yüce hayvan olmalıdır. Ya da gök yüzündeki gürültüyü çıkaran ve ateşleri yakan mutlaka devasa ve çok güçlü bir insan suretli tanrı olmalıdır. Yoksa nasıl yer yüzüne şimşekten mızraklar fırlata bilir ki?

Tabii ki yukarıdaki örnekler çok basitçe verilmiş örnekler. Ancak benim çıkardığım sonuç bu. Teknik olarak çok uzak geçmiş hakkında yapılabilecek tek şey de budur. Eğer yazılı bir kaynak yoksa, elimizdeki buluntulardan, eski toplumların mezar ve yapı kalıntılarından faydalanarak ne düşündükleri, nasıl yaşadıkları, neye inandıkları hakında fikir yürütüp sonuçlar çıkarmaya çalışırız.

 İnsan bilgilendikçe etrafındaki evreni ve dünyayı anlamaya başladıkça sorduğu sorular ve verdiği cevaplar daha kapsamlı hale gelmiş. Her şeyin nasıl var olduğunu açıklama çabası mitlerin doğma sebebidir.

‘’Kısacası mitler Dünya’nın, insanın ve yaşamın doğaüstü bir kökeni ve öyküsü bulunduğunu, bu öykünün de anlamlı, değerli ve örnek gösterilecek nitelikte olduğunu ortaya koyar.‘’ (Mircea Eliade)

Mitler’in ortaya çıkış sebebi insanların sorularına bilimsel cevaplar verip meraklarını gidermekten ziyade, ilk olarak neyin nasıl yaşandığını hikaye ederek yaşatma ve tekrar etme durumudur. Mitler, döneminde inancı biçimlendiren ve nasıl yaşanacağını anlatan, tarif eden, uygulatan sistemleri oluşturmuşlardır. Bu gün anladığımız biçimiyle Din olgusu, sistem ve kurumsallık gerektiren uygulamalar bütünüdür. Bahsedilen inanç biçimi ise Din olgusunun eviminin başlangıç dönemindeki şekli olarak algılanmalıdır.

Mitoloji yani, mitleri, söylence ve hikayeleri, destanları, efsaneleri inceleyen bilim, bizlere bu gün o dönemki toplumların yaşayış biçimlerini, ahlak anlayışlarını, inanç sistemlerini, korkularını ve mutluluklarını anlayıp yorumlayabilme fırsatı vermektedir.


AKDENİZ ÇEVRESİ EFSANELER TOPLULUĞU, YA DA YUNAN VE ROMA MİTOLOJİSİ 


‘’Yunan mitolojisinin incelenmesine, kuzeyden ve doğudan Ari istilacıların gelmesi öncesinde Avrupa’da hangi dini ve siyasi sistemlerin varolduğu göz önüne alınarak başlanmalıdır. Günümüze dek varlıklarını sürdürmeyi başarabilen el işlerine ve efsanelere bakarak bir yargıya varacak olursak, Neolitik Çağ’da Avrupa’nın tamamı, Suriye ve Libya’da da bilinen, pek çok ismi bulunan Ana Tanrıça’ya tapınmaya dayanan, dikkate değer bir biçimde homojen dini düşünceler sistemine sahipti.

Eski çağlarda Avrupalıların tanrıları yoktu. Ulu Tanrıça’ya ölümsüz, değişmeyen ve her şeye gücü yeten gözüyle bakılıyordu; babalık kavramı henüz dini düşünceye katılmamıştı. Ulu Tanrıça’nın aşkları oluyordu, ama çocuklarına baba olsun diye değil, zevk için. Erkekler anaerkil topluma hükmeden kadından korkar, ona tapar ve itaat ederlerdi; Tanrıça’nın bir mağarada ya da kulübede göz kulak olduğu ocak, erkeklerin ilk sosyal merkezi, annelik de başlıca gizemidir. Bunun içindir ki, Yunanlılar halk önünde ilk kurbanlarını her zaman ocak tanrıçası Hestia’ya sundular.’’  


Cevat Şakir’in ve Azra Erhat’ın altını çizdikleri gibi, bu bölgenin mitlerini ve efsanelerini sadece Yunanistan ve Roma’ya mal etmek büyük bir haksızlık ve daha ötesi bir hata olacaktır. Herkesin üzerinde fikir birliği ettiği gibi, Mythos yaratıcıları Homeros ve Hesiodos dur. Bu konudaki ilk bilgiyi bize Halkarnasoslu Herodotos vermektedir;

‘’Hesiodos, Homeros’tan sonra Yunan İlkçağ’ının en büyük  ozanıdır. Tanrı soylarını sayan, tanrılar arasındaki yetki ve şeref alanlarını saptayan, tanrıların kişiliklerini belirten, bu iki ozandır…‘’

Bu iki ozan Yunan yazınının ilk iki ozanıdır. Onlardan önce bir yapıt bırakmış, ve dili yapılandırmış başka bir yaratıcı yoktur. Homeros’un gerçekten yaşayıp yaşamadığı tartımalı bir konudur. Kendisi de mitolojik bir karakter midir, ona atfedilen bu destanlar kollektif ve zaman içinde birbirine eklenerek oluşturulmuş bir üretimin sonucumudur bu konular tartışmalıdır. Ancak Homeros’un İonya’lı olduğu söylenir. Kimi rivayetler Smyrna yani Izmirli yönünde olmakla birlikte her büyük ve efsanevi ozanın sahiplenildiği gibi bir çok şehir ve bölge tarafından sahiplenilmiştir. Homeros eserlerinde kendi isminden bahsetmemiştir. Ne zaman yaşadığı konusunda da, M.Ö 9. yüzyıl diye biliyoruz sadece.

Hesiodos ise hem Theogonia(Tanrıların doğuşu)hem de İşler ve Günler isimli eserlerinde kendinden, kişiliğinden, nasıl ve nereden ilham aldığından bolca bahsetmiştir. ‘’Kyme’den Boiotia’ya göçtü babam…’’ Diyor İşler ve Günler de Hesiodos. Bu günki Türkiye’de Çandarlı körfezinde Aliağa, Yeni Foça yakınlarında ulunan eski kentlerden biriydi Kyme.

Homeros destanlarında sadece Soylu sınıftan  kişilere yer vermiştir. onun kahramanları krallar kraliçeler onların oğulları ve Kızlarıdır. nitelikleri ve erdemleri tanrılara benzer. Homeros destanlarında  sadece Soylu sınıfa yer vermiştir. hesiodos ise orta halli insanın yaşamını, dertlerini, tasasını, sevincini ve acısını dile getiren ilk ozandır. hesiodos Bu anlamda bir devrimcidir.

Homeros'un destanları edebi açıdan daha doyurucu ve renklidir. Hesiodos ise daha didaktik ve daha öğretici sayılabilir. Homeros destanlarında sözü geçen tanrıları ya da kahramanları çoğu zaman derinlemesine açıklamaz. Ya da onlarla ilgili renkli hikayelere şöyle bir değinip geçer. Ancak Hesiodos özellikle  Theogonia  yani Tanrıların Doğuşu isimli eserinde evrenin nasıl var olduğundan tutun hangi tanrının ya da tanrıçanın kimden doğduğuna, annesinin babasının kim olduğuna kadar  bizlere anlatır. Ve tabii ki Tanrı ve tanrıçaların görevlerini  ve güçlerini de anlatmayı ihmal etmez. Bu anlamda Hesiodos Helikon Dağı'nın Musa larından aldığı ilhamla ve hatta Vahiy ile bizlere Antik Yunan dininin ya da dini inanç sisteminin  bütün detaylarını adeta bir peygamber gibi vermiştir. Hesiodosun  Theogonia eseri Bu anlamda Akdeniz Bölgesi efsaneler topluluğunu anlamamızda bize rehberlik edebilir.

Klasik mitoloji, bir çok yönden Çağdaş yaşamı şekillendirmiştir ve şekillendirme de devam etmektedir. Konuştuğumuzda dile bile girmiştir. Örneğin, gezegenlerin ve takımyıldızların, yılın aylarının, bir çok bitki ve hayvanın adları klasik mitolojiden gelir. Kendini beğenmiş bir kişi için ‘’narsist’’ ya da bir zaaf için ‘’Aşil tendonu’’ sözlerini kullandığınızda, klasik mitolojiye gönderme yapmış olursunuz. Sigmund Freud gibi psikologlar, insanın davranışlarının iç yüzünü anlayabilmek için mitleri incelemişlerdir. Batıda her Çağ'da edebiyat, sanat ve müzik, klasik mitolojinin etkisi altında kalmıştır. Aslında, antik yunan ve Roma mitlerini öğrenince, televizyon dizilerinden çizgi romanlara, romanlardan çizgi filmlere, pop şarkılarından bilgisayar oyunlarına kadar çevrenizdeki her şeyde onları görmeye başlarsınız.

Hepimizin kulağına çalınmış olan ya da filmlerini izlediğimiz, romanlarını okuduğumuz o muhteşem hikayelere, o muazzam tanrıların öykülerine başlamadan önce, Bütün karakterlerin analizini yaparak, hepsinin şecerelerini anlatan ya da kim bilir kurgulayan Hesiodos’un bu konuyu anlatmaya nasıl başladığını bir az incelememiz gerekli. Daha sonra, öyküleri kapsamlı biçimde incelerken Homeros’un eserlerine de baş vurmalıyız. Ama önce Tanrıların Doğuşu’nu ele alalım.



(Theogonia eserinden yapılan alıntılar için, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Hasdan Ali Yücel Klasikler Dizisi’nden Hesiodos Theogonia-İşler Ve Günler Azra Erhat-Sabahattin Eyüboğlu çevirisinden yararlanılmıştır.)












MUSALARA SESLENİŞ

Eser, gelenek olduğu biçimde Musalara sesleniş ile başlar.

 

‘’Helikon Musalarını Övmekle başlayalım

   Ulu ve kutsal Helikon Dağı’nın konuklarını…’’

Hesiodos, yaşadığı çağda gelenek olduğu üzere ilham perilerine ve tabii ki kendisine bahşedilen tanrısal esine şükranlarını belirtmek için bir övgüyle adeta şükür duası sayıla bilecek bir seslenişle başlıyor sözlerine. Bu gelenek ve kural şekil değiştirerek de olsa çağlar boyu devam etmiştir. Özellikle eski el yazması eserlerin hepsinde karşımıza çıkar bu bölüm. Yazarlar eserlerine önce Tanrıya bir şükür duası eder başlarlar. Hemen ardından da yazıldığı dönemdeki hükümdara bir methiye ve ithaf bölümü bulunurdu.

Hesiodos, eserin bu giriş bölümünde kendi acizliğinden, bir insan olarak bu sözleri ancak baş tanrı Zeus’un kızları olan Musaların kendisine öğretmeleriyle söyleye bileceğinden bahs eder. Tabii esin tanrıçalarının güzelliklerinden, nerelerde gezip neler yaptıklarından da bahsetmeyi unutmaz. Adı geçen Helikon Dağı, Hesiodos’un yaşadığı bölgedeki dağdır. Pek çok mitolojik hikayede, tanrısal varlıklar çoğu zaman yüksek yerlerde insanların karşısına çıkarlar. Yüksek yerler ve tanrılar, tanrısal varlıklar hep ilişkilendirilmiştir. Bunun sebebi bence insanın üstün varlıkları, tanrıları gökyüzüyle ilişkilendirmesinden kaynaklı olabilir. Gökyüzünün ulaşılmazlığı ve muhteşemliği insanların algısında tanrıların evinin olsa olsa bulutların üzerinde bir yerlerde olabileceği hissini oluşturmuş olabilir. Bu sebepten dağlar mitolojide çok önemli bir yere sahiptir.  


‘’…Yürür giderler gecenin karanlığında

   Övgüler okuyarak hep bir ağızdan

   Kalkanlı Zeus’la altın sandallı Hera’ya,

   Zeus’un çakır gözlü kızı Athena’ya,

   Işıl ışıl Apollon’a, yaylı oklu Artemis’e,

   Toprağı kuşatan, yeri sarsan Poseidon’a,

  Saygın Themis’e, gözleri fırıl fırıl Aphrodite’ye,

  Altın çelenkli Hebe’ye, güzel Dione’ye,

   Leto’ya, İapetos’a, kurnaz Kronos’a,

   Eos’a, koca Helios’a, ışık saçan Selene’ye,

   Gaia’ya engin Okeanos’a ve kara Geceye

   Ve bütün ölümsüz tanrılar soyuna…‘’


Yukarıda okumuş olduğunuz bölümde ise Hesiodos, anlatacağı hikayenenin kimler hakkında olacağı konusunda bir miktar ip ucu veriyor sanki. Ve tabii ki anlatacaklarını ona fısıldayan Musaların nelerden bahsettiklerini dolayısıyla da bize neler aktaracağını hafiften çıtlatıyor. Peki, bu Musalar hakkında bir az daha bilgimiz olsa daha iyi olmaz mı?


‘’…Eleuther yamaçlarının kraliçesi Mnemosyne

   Kronos oğluyla birleşip Pieria’da

   Getirdi onları dünyaya…‘’

Hesiodos bu dizelerde bize Musaların anne ve babasından bahs ediyor. Eleuther yazarın yaşadığı bölge olan Boiotia’da bir şehir. Adının anlamı bellek olan Mnemosyne ise dişi Titanlardan biridir. Kronos oğlu yani Zeus, belleği simgeleyen dişi bir Titanla , yine yazarın yaşadığı Boiotia’da bir bölge olan Pieria’da birleşerek sanatçılara esin kaynağı olan bu tanrıçaların dünyaya gelelerine sebep olmuştur. Mitolojinin semboller ve alt metinlere düşkünlüğünü daha iyi anlatamazdım. Sanıyorum her yerde karşımıza çıkacak lezzetli bir sebep-sonuç ilişkisiyle karşı karşıyayız. Hadi bir az daha yakından tanıyalım şu Musaları.


‘’…Dokuz tanrısal kızı, ulu Zeus’un:

   Klio, Euterpe, Thalia, Melpomene,

   Terpsikhore, Erato, Polymnia, Urania

   Ve hepsinin başı sayılan Kalliope

  Kalliope’dir çünkü krallara eşlik eden…‘’

Bu tanrıçaların dokuz tane olduğunu ve isimlerini söylüyor bize ozanımız. Daha sonra her birinin hangi konudan sorumlu olduğu, hangi dalda esin verdiği gibi konular da zaman içinde tasnif edilmiş. Hesiodos’un verdiği sırayla bu tanrıçaları bir gözden geçirelim.

KLİO

Adının, anlamının kutlamak ve övmek anlamlarına gelen ‘kleio’ fiilinden geldiği düşünülüyor. İnsanların unutmamaları ve övünmeleri gereken şanlı şerefli olayları esinlediği için tarih alanından sorumludur. Yani tarih yazarlarının ilham perisidir.

EUTERPE

İsmi ‘hoşa giden’ anlamındadır. Başında bir çelenk ve elinde bir flüt bulunduğu düşünülür. Doğal olarak da Flüt çalan müzisyenler tarafından önemsenir. 

THALİA

Doğanın bahardaki coşkusunu ve adeta fışkırmasını tabir eden bir kelimedir. Yetkili olduğu alan komedyadır.

MELPOMENE

Tragedya yazarlarına ilham veren Musa…

TERPSİKHORE

Dans ve hafif şiirden sorumludur. Buradaki hafif şiirden kasıt, tanrılardan bahsetmeyen Ağır konular içermeyen şiir olmalı.

ERATO

Lirik şiir, özellikle aşk şiirini simgeler.

POLHYMNİA

Kelime anlamı olarak çok ezgili, övgülü anlamına gelir. Pantomim sanatını simgeler.

URANİA

Gök bilimiyle ilgilidir.



KALLİOPE

Güzel sesli anlamına gelmektedir. Hesiodos onun için Musaların başıdır diyor. Sonraki zamanlarda sadece lirik şiir ve destanla ilişkilendirilmiştir. 


‘’…Musalardan ve okçu Apollon’dan gelir

   Yeryüzündeki ozanlar ve çalgıcılar

   Nasıl Zeus’tan gelirse krallar.

   Ne mutlu Musaların sevdiği insana,

   Bal akar onun dudakları arasından…’’


Gördüğümüz gibi Hesiodos eserin giriş bölümünde ozanların ve müzisyenlerin kökenini Musalara bağlayarak kendisiyle birlikte bütün ozanları ve sanatçıları tanrısal bir kökenle ilişkilendirmekte. Bu durumun ne kadar önemli ve değerli olduğunun altını çizmek adına, hüküm süren kralların soyunun Zeus’tan geldiğini yani aslında sanatçıların ve kralların soyunun aynı kaynaktan geldiğini bizlere hatırlatıyor.


‘’…Selam size, Zeus’un kızları,

   Verin bana o büyülü sesinizi,

   Kutlayın benim dilimden ölümsüzler soyunu,

   Onlar ki doğdular Toprak Ana ve yıldızlı Gök’ten,   

   Karanlık Gece’den, suları acı Deniz’den…’’


Yavaş yavaş giriş bölümünün sonlarına yaklaşırken, Hesiodos sadede gelmeye başlıyor. Musalardan ne konuda bir ilham beklediğini, bizlere hangi konuyu aktarma niyetinde olduğunun sinyallerini vermeye başlıyor.


‘’…Her varlığı borçlu olduğumuz tanrılar,

   Nasıl paylaştılar şanları şerefleri,

   Ve nasıl yerleştiler kırım kıvrım Olympos’a,

   Anlatın bütün bunları, ey Musalar,

   Ta başından başlayıp anlatın,

   Ne vardı hepsinden önce anlatın…’’

Ve nihayet giriş bölümünün sonunda, eskilerin ‘sebebi nazım-ı kitap‘ dedikleri eserin yazılış sebebini okuyucusuna aktarıyor ozan. Ve tabii ki bütün analatacaklarının Musaların kendisine vereceği ilhamla olacağının, adeta okuyucusuna sadece ve sadece kendisine vahyedileni anlatacağının da altını tekrar çiziyor.


YER-GÖK VE TİTANLAR

 

 ‘’Khaos’tu hepsinden önce var olan,

   Sonra geniş göğüslü Gaia, Ana Toprak…’’

Khaos, yani Kaos bu gün de kullandığımız anlamda kontrolsüz bir karmaşa, sonsuz bir karanlık ve amaçsız bir sonsuzluk olarak tarif edile bilir. Genelde kaostan iyi ya da olumlu bir şeylerin çıkabileceği fikri ilk bakışta pek olası gelmese de aslında oldukça mantıklıdır. Zıtlıkların birbirlerinin varlığının en büyük garantisi olduğu gerçeğini göz önünde bulundurulduğunda; düzenli ve tıkır tıkır işleyen bir evrenin kıymeti ancak ve ancak öncesindeki yoğun ve şiddetli düzensizlikle anlaşılabilir. Yaradılış düzenin düzensizliğe galip gelmesinden başak ne olabilir ki? Evet Kaos şekilsiz ve karmaşıktı ancak potansiyel düzenli evrenin tohumlarını içinde barındırmaktaydı. Tabii ki Mitolojilerin ortak özelliklerinden olan evrensel güçleri kişileştirme durumu burada da geçerli. Hem ozanımız Hesiodos hem de içinde yaşadığı toplum kendinden çok üstün güçleri kişileştirerek tarif edip anlamaya çalışıyordu. O güçlere karakter ve kişilik özellikleri atfediyordu. Antik çağlardaki algının devinim ve hareketlilik üzerinden kurulduğunu düşünüyorum. Bir şey hareket ediyorsa mutlaka canlı olmalıydı. Evreni şekillendiren ana unsurların bitmez bir devinim içerisinde olduklarını gören insanlar, onların canlı olduklarını düşünmüş olmalılar. Doğal olarak kişilikleri ve adları olması gerekliliği ve zorunluluğu ortaya çıkmış olmalı. Kaos, ileride başka örneklerini göreceğimiz gibi tek başına Gaia’yı yani Toprak Ana’yı meydana getiriyor. Başka bir deyişle; bu sonsuz karmaşa ve düzensizlikten yeryüzü meydana geliyor.


‘’…Ve sonra Eros, en güzeli ölümsüz tanrıların,

   O Eros ki elini ayağını çözer canlıların,

   Ve insanların da tanrıların da ellerinden alır

   Yüreklerini, akıl ve istem güçlerini…’’

Ancak bütün bu yüce kuvvetleri birleştirmek ve harekete geçirmek için bir itici, harekete geçirici güçe ihtiyaç vardı. Yani Eros’a. Eros evrende birleşmeyi ve üremeyi sağlayan güç olarak çıkar karşımıza. Romantik bir bakış açısıyla buna ‘aşk’ diyebiliriz tabii ki ancak ilk hali bu gün anladığımız aşk kavramından biraz daha kaba ve şehvet odaklıydı diyebiliriz. Bu arada şunu önemle belirtmeliyim, zaman içinde kafamızda oluşturulmuş olan o tombul, kanatlı elinde tuttuğu yayla etrafa kalpli oklar fırlatarak insanları aşık eden bebek figürünün Eros’la pek ilgisi yoktur. O figür daha sonra Roma mitolojisinin bir unsuru olarak Cupid ismiyle karşımıza çıkar. Eros’la ilişkilendirilir ancak daha çok rönesans sanatında Venüs (yani Yunan mitolojisindeki Aphrodite) ile ilgili tablolarda boy gösterir.

Khaos, Gaia ve Eros nasıl ortaya çıkmıştır? Bu soru yanıtlanmaz Theogonia’da. Aslında daha sonra da buna yanıt veren çıkmamıştır. Khaos’un hep var olduğu, diğer iki unsurun da Khaos’tan kendiliğinden türediği ya da Khaos tarafından meydana getirildiği düşünülür. Parthenogenesis yani kendi kendine üreme yöntemiyle Gaia bir doğurma sürecine girmeden önce Khaos tarafından üretilenler evrenin işleyiş ve görünüşüyle ilgili temel ilkeler olarak oluşurlar. Khaos’tan toplamda beş unsur meydana gelmiştir; Gaia, karanlıkla ilgili iki ilke; Nyks yani yer yüzündeki gece ve Erebos yani yeraltı karanlığı. Tartaros yani yeraltı ve Eros. Daha sonra Gece Aither ve Hemera yı meydana getirir. Aither( Esir diye okunur ) Dünya yı saran havanın üstündeki ışıklı gök demektir. Hemera ise gündüz. yani gecenin karanlığı hem gündüzü hemde hava tabakasının üzerindeki parlaklığı meydana getirmiştir. Nyks yani gece başka çocuklar da doğurmuştur ama bu çocukların babalarından pek bahsedilmez. Bu çocukları saymak gerekirse; Thanatos(Ölüm), Hypnos(Uyku), Moros(Kötü Kader), Nemesis(İntikam), Oizys(Acı), Momus(İğneleme), Eris(Kavga), Ker’ler(Dişi Ölüm Melekleri), Geras(Yaşlılık), Oneiros(Düşler)ve Moiralar(Kader Tanrıçaları)idi. Bazı mitlere göre onları Themis(Gereklilik) tek başına doğurmuştur.  

Farkındayım ortalık biraz karışık gibi duruyor. Ama her şey oluşum aşamasında bir miktar karmaşık değil midir? Koskoca bir evrenin ana ilkelerinin oluşum süreci de bir miktar karmaşa gerektirir. Bir de bütün bu oluşumların Kaos ortamından çıktığını göz önünde bulundurursak bence gayet iyi gidiyoruz.

Hesiodos, Gaia’nın gökyüzünü yani Uranos’u kendine eşit olarak ve kendi başına yarattığından bahşediyor. Uranos’un mutlu tanrıların yurdu olduğunu söylüyor. Yüksek dağları be Pontos’u yani denizi de Toprak Ana’nın tek başına yarattığını öğreniyoruz devamında. Derken üreme biçimi aniden şekil değiştiriyor ve Gaia ve Uranos sevişmeye başlıyorlar. Bu sevişmelerden üç türde dev yaratık ürüyor; Titanlar, Hekatonkheirler ve Kykloplar. Ancak bu Kyklopları (kelime anlamı yuvarlak gözlü) yani tepegözleri Daha sonra karşılaşacaklarımızla karıştırmayalım. Bunlar sonrakilerin prototipi gibi ve daha muazzam yaratıklar. Adları simgeseldir; Brontes(gök gürlemesi), Steropes(şimşek) ve Arges(yıldırım ışını). 

Gelelim Hekatonkheirler’e. Bunlar kısaca yüz kollu devler olarak tanımlanır. İleride bahsedeceğimiz Titanlar ve Olymposlular arasındaki büyük savaşta çok önemli rol oynayacaklar. Bedenlerinden çıkan yüz adet kolları vardır adlarından da anlaşıldığı gibi. Ve bu yüz kolun bağlı olduğu omuzların üzerinde ellişer başları bulunur. Pek de sevimli yavrular olmadıkları kesin.

Bu noktada insanın yaratılması konusuna kısaca bir değinmek isterim. İlerideki bölümlerde önemli ve en çok bilinen bir takım mitlerden bahsederken, insanın yaratılması konusuna kapsamlı bir şekilde değinmeyi düşünüyorum. Şimdilik kısaca konuyu biraz açalım; Klasik Yunan ve Roma mitolojilerinde insanın yaratılması konusunda, popüler olan iki ayrı anlatım mevcuttur, birinci yaklaşıma göre insanın tohumları Gaia’nın içinde yani toprağın kendisinde mevcuttu ve insandır anda kendi kendine topraktan öylece bitiverdi. Yani toprağın içindeki tohumlar toprağın çocukları kabul edilen insanları meydana getirdi. Diğer mite göreyse; İnsanı Prometheus yaratmıştır. Prometheus, aşağıda bahsedeceğimiz Titanlardan biridir. Titanların ikinci kuşağı demek daha doğru olur sanıyorum. Anlatılana göre, Prometheus insanı kil ve su kullanarak, tanrıları model alarak, tanrıların suretinde  yaratmıştır. Prometheus, doğru insanı bulana kadar pek çok prototip yaratmış ve hiç biri onu memnun etmemiştir. Neyse ki sonunda becerebilmiş(!). Prometheus en çok insana ateşi armağan etmesi mitiyle tanınmasına rağmen aslında insanlığa pek çok konuda yardımcı olmuştur. Tohum dikmeyi, ekinleri biçmeyi, hayvanları evcilleştirmeyi ve bitkilerden ilaç yapmayı bu yardımlar arasında sayabiliriz.

Ve Titanlar. Titan kelimesi daha sonra dev anlamında girmiştir batı dillerine. Bu da onların dev gibi büyük cüsseli algılandıklarını anlatır bize. Titanlar adeta Olympian’ların öncüsü tanrılardır. Daha ilkel, biraz daha kaba ve bütüncül tanrılar. En temel evrensel güçleri açıklayıcı bir yapıları vardır Titanların. Onların hüküm sürdükleri dünya Henüz boş ve çorak bir yer gibidir. Oluşum evresindeki güçler Titanlar olarak kişleştirilmiştir. Az önce bahsettiğim büyük savaş kimilerinin yok olmasına, kimilerinin cezalandırılmasına, Kimilerine ise hiç dokunulmamasına hatta ödüllendirilmelerine sebep olacaktır. Bu durum da bize insanların evrenin işleyişi konusuna bakışlarının değiştiğini, Evren algılarının bir nevi evrim geçirdiğini anlatır gibidir.

Ozanımız Hesiodos altı erkek ve altı dişi titandan bahs ediyor eserinde. Şimdi bu titanları tanıyalım önce erkek titanlar:

OKEANOS

Titanlar arasında suya sabuna dokunmayan bir titandır Okeanos. Tanrılar ve Titanlar arasındaki savaşa karışmak yerine, Dünyanın sınırlarına çekilerek oraya yerleşmeştir. Daha iyi anlayabilmek adına şunu bilmek gerekir, antik çağlarda Yunanlıların dünya görüşü başlangıçta değişikti. Dünyanın yassı bir disk şeklinde olduğunu düşünüyorlardı. Okeanos’u da bu diski çevreleyen evrensel bir ırmak gibi düşünüyorlardı. Onun sürekli devinim halinde, akan bir su olduğunu düşünmekteydiler. Ayrıca bütün ırmakların babası dediler Okeanos’a.

KOİOS

Işığı sembolize eden tanrı ve titanların soyunun kaynağı olarak kabul edilir.


KRİOS

…………?




HYPERİON

Adı yukarıda giden anlamındadır. Güneş ve ayı simgeleyen tanrıların kökeni kendisine bağlanır.

İAPETOS

Zeus’un ve insanlığın başına bela açtığı düşünülen bir soyun atasıdır. Örneğin Prometheus…

Bir erkek titan daha var ancak onu en sona bırakıyorum. Çünkü o en son doğan ve bütün maceranın başlamasına sebep olan şahsiyet.

Şimdilik dişi titanlarla devam edelim:

THEİA

Göksel isimleri simgeleyen tanrı ve tanrıçaların anneleri olarak kendisinden bahs edilir.

RHEİA

Kaderi annesi Gaia’nın tıpkı aynısı gibi olan, Olympos soyluların annesi. Onun da bütün bu hikayenin başlangıcındaki rolü büyük. O da bütün hikayenin diğer sebebi.


THEMİS

Themis kanunu simgeler. O yasadır, kuraldır. Ancak değişebilen gelip geçici bir yasadan bahsetmiyorum. Tanrıların da insanların da uymaları gereken yas ve kuralların bütününü simgeler. Evrensel ve ölümsüz yasadır O.

MNEMOSYNE

Hatırladınız mı? Adı bellek anlamına gelen Musaların annesi. Yukarıda kendisinden bahsetmeştik.

PHOİBE

………?

TETHYS

Denizin verimliliğini simgeler. Okeanos’la birleşerek bütün ırmakları doğurduğuna inanılır. Üç bini aşkın dişi varlık doğurmuştur.


Gelelim Uranos ve Gaia’nın en son dölüne. Yani Kronos’a. Kronos’un adının zaman anlamına gelen Khronos sözcüğüyle aslında alakası yoktur. Ancak zaman içinde iki isim birleştirilmiş ve Kronos elindeki tırpanıyla zamanı simgeleyen bir figür haline gelmiştir. 

  ‘’…Bunlardan sonra Kronos geldi dünyaya,

   O art düşünceli tanrı,

   En belalısı Toprak oğullarının.

   Ve Kronos diş biledi yıldızlı babasına…’’

Evet. Ozanımızın da altını çizdiği gibi Kronos belalı bir tanrı. Ancak hikayesini anlatınca yaptıklarını durup dururken, sebepsiz yere yapmadığını da göreceksiniz. Tamam biraz fazla tepki gösterdi olabilir. Ama iktidar hırsı ve evreni tek başına idare etme isteği bir tanrıya neler yaptırıyor… Kronos’un hikayesi bence Yunan Mitolojisinin, ya da Akdeniz Efsaneler Topluluğunun ilk hikayesi ve entrika dolu bir sülale öyküsünün başlangıcı sayılabilir.

Hatırlarsanız Khaos’tan Gaia yani Toprak Ana ve Eros kendiliklerinden çıkıvermişlerdi. Daha sonra sanıyordum canı sıkılan Gaia, yine tek başına Uranos’u yani yıldızlı gökyüzünü meydana getirmeşti. Sonra Eros’un teşviki veya kışkırtmasıyla, artık orası sizin bakış açınıza kalmış, Gaia ve uranos bir sevişme ve üretme olayına girmişlerdi.

Uranos, Gaia’dan doğan çocuklarından pek hazzetmiyordu anlaşılan. Çünkü bu yaratıkları doğar doğmaz Gaia’nın rahmine, Toprağın derinliklerine gerisin geri gömüyordu. Bu durum Gaia’yı fazlasıyla rahatsız ediyordu doğal olarak. Bir türlü doğuramadığı bu yaratıklar onun şiştikçe şişmesine, patlayacak gibi olmasına sebep oluyordu. Bu durum kocasına karşı nefret duymasına ve bu uygunsuz davranışından dolayı onu cezalandırma planları yapmasına neden oldu. Ancak her gece üzerine simsiyah karanlığıyla çöken Uranos’a tek başına bir ceza vermesi pek mümkün değildi. Gaia inceden bu durumu en son doğurduğu çocuğu Kronos’a çıtlatmaya karar verdi. Küçük oğluyla konuştuğunda, onun da bu intikamı almaya dünden razı olduğunu gördü.

Plan basit ve bir kadar da etkiliydi. Gece olup Uranos olanca heybetiyle Toprak Ananın üzerine simsiyah çökmeye başlayınca, Vefakar oğul (!) sakalandığı yerden fırlayıp, anasının kendisine verdiği çelik orakla babasının testislerini ve erkeklik organını bir hamlede kesiverdi. Muhtemelen Uranos’un çok canı yanmış ve çok şaşırmıştır. Her şey bir anda olup bitmişti.

Tabii ki kesilen tanrısal uzuvdan fışkıran kan ve testislerden denize karışan spermler ziyan olmadı. Denize dökülen spermlerden Aphrodite, Toprak üzerine saçılan kanlardan da Öç Perileri Erinysler, Başka bir dev türü olan Gigantlar ve ağaç perileri doğdular.

Kronos’un bu başarısı karşılıksız kalmadı tabii ki. O artık yeni bir düzenin, bir oluşumun baş tanrısı olma hakkını bileğinin gücüyle kazanmıştı. Kardeşlerinin hepsini olmasa da bir kısmını babaları Uranos’un onları tıkıştırdığı yerden kurtardı. Beş erkek ve altı kız kardeşini. Ancak Kykloplarla Hekatonkheirleri yer altında bıraktı. O da babaları gibi bu tuhaf ve tehlikeli yaratıklardan pek hazzetmiyordu anlaşılan. 

Kronos, kız kardeşi Rheia yı kendine eş olarak seçti. Aslında bir seçim durumu söz konusumudur bu da pek açık değil. Sonuçta Kronos kız kardeşi Rheia’yla birlikte olarak yeni nesil bir tanrı soyunu meydana getirdiler. işte bu soy bütün dünyanın en popüler panteonunu oluşturmaktadır yani Olymposluları. Neden popüler oldukları konusuna yukarıda bir miktar değinmiştim. Kısaca, Bütün batı kültür ve sanat üretimini ve oluşumunu yoğun bir biçimde etkileyen ‘Yunan Mitolojisi’, batı kültürünün bütün dünya kültürünü domine etmesiyle neredeyse dünyanın her köşesine yayılmıştır.

‘’…Rheia, Kronos’un yatağına girince

  Şanlı evlatlar doğurdu ona:

  Hestia, Demeter ve altın sandallı Hera

  Ve güçlü Hades, yerin altında oturan,

  Yüreği acıma nedir bilmeyen tanrı,

  Toprağı sarsan, uğultulu tanrı Poseidon

  Ve temkinli Zeus, tanrıların ve insanların babası,

  Yıldırımlarıyla yeryüzünü titreten…’’ 

Bu kısa hatırlatmadan sonra tekrar konumuza dönersek, Hesiodos’un da eserinde yukarıdaki şekliyle anlattığı gibi, Kronos ve Rheia birlikteliğinden Hestia, Demeter ve Hera adlarında üç kızla, Hades, Poseidon ve Zeus adlı üç erkek çocuk doğdu.

Anadoluda güzel bir deyiş vardır; ‘kişi karşısındakini kendi gibi bilir’ diye. İşte o misal Kronos kendi babasına kurduğu kumpasın bir benzerinin kendi başına gelebileceğini biliyordu.


‘’…Gaia ve Uranos bildirmişlerdi ona

  Ne kadar güçlüler güçlüsü de olsa

  Kendi oğluna yenilmekti kaderi…’’

Hatta yine Hesiodos’a göre, annesi ve kendi elleriyle hakimiyetini sonladırdığı babası ona bunu bir kehanette bulunarak bildirmişlerdi. Bunu yapma sebepleri çoğu kaynakta, gücü ele geçiren Kronos’un keyfi ve despot yönetiminden duydukları rahatsızlık olarak anlatılır. Annesi Gaia’nın doğurduklarının hepsi yerine işine geleni çıkartmıştı toprağın derinliklerinden Kronos. Bu da annesinin ızdırabını kesin bir çözüme kavuşturmaması anlamına geliyordu. Yani sözünü tutmamıştı. Babası ise zaten malum sebeplerden itinam istemekte çok haklıydı.

Neticede bu kehanet ve kendisinden kaynaklı paranoya durumu sonucunda Kronos doğan bütün çocuklarını daha Rheia kucağına bırakır bırakmaz yutuyordu. Yani ‘Zaman baba evlatlarını yiyordu’.


‘’…Ve Rheia sonsuz bir yas içindeydi.

  Ama Zeus’u dünyaya getirdiği gün

  Yalvardı Toprak’a ve yıldızlı Gök’e

  Gizli doğurabilsin diye çocuğunu,

  Öcü alınsın diye babasının

  Ve hain Kronos’un yediği bütün çocuklarının…’’ 

Hikayenin bu kısmından anlıyoruz ki; Rheia anne ve babasından yardım istiyor. Zaten kendi oğullarına kırgın ve kızdın olan Gaia ve Uranos kızlarına içini rahat tutmasını, Kronos’un ve yeni doğmuş olan Zeus’un kaderinin yazıldığını söylüyorlar. Daha sonra kızları Rheia’yı doğum yapmak üzere Girit adasına götürüyorlar. Sanıyorum burada Kronos’un gözünden uzak bir yer olarak en uygun yer Girit adası olarak görülüyor. Doğum gerçekleştikten sonra Gaia torununu gecenin karanlığından faydalanarak Diktos tepelerine sık ormanların arasında gizlenmiş bir mağara ya götürüp saklıyor. Bu arada kızına da nasıl bir oyun kurup kocasını kandırması gerektiğini anlatmayı ihmal etmeyor tabii ki. Anlıyoruz ki Bu Ana Tanrıça kumpas kurma konusunda başarılı. Hatırlarsak kendi kocasını iktidarından eden kumpası da kendileri kurmuştu. Rheia annesinin kendisine verdiği taktikle insani ebatlara göre büyükçe, tanrısal ebatlara göre bir bebeğe denk bir kayayı güzelce kundaklayıp kocasının kucağına bırakıveriyor yeni doğmuş bebekleri yerine. Daha önceki doğumlardan da konuya aşina olan Kronos, fazla bekletmeden yeni doğmuş bebek sandığı kayayı mideye indiriveriyor. Karısının sergilediği oyunculuk sebebiyle olsa gerek aldatıldığının farkına varamıyor Kronos.

Bebek Zeus Girit adasında öyle tek başına doğaya bırakılamazdı tabii ki. Tanrı da olsa henüz bir bebekti ve karnının doyurulması, onunla ilgilenilmesi gerekiyordu. Kimi kaynakalar göre Amaltheia isimli bir nympha ki bu kabaca bir tabirle su perisi demek, küçük Zeus’a dadılık yapmış. Onu saklandıkları yerde keçi sütüyle beslemiş. Başka kaynaklarsa Amaltheia’nın bizzat bir keçi olduğunu ve Zeus’u sütüyle beslediğini söylüyor. Bir de çocuğu korumak ve en önemlisi ağladığı zamanlarda gürültü çıkararak sesini Kronos’un duymamasını sağlamak için görevlendirilmiş rahip savaşçılar yani Kuretoslar var. Bazı kaynaklarda onların isimleri de Korybant’lar olarak geçer. sonuç olarak bebek Zeus yalnız bırakılmamış ve ustaca saklanmış.

‘’…Genç tanrı büyüdü, gelişti çarçabuk

  Coşkun yüreği ve gürbüz bedeniyle,

  Ve yıllar geçince art düşünceli koca Kronos

  Yenilip Gaia’nın düzenine ve oğlunun gücüne

  Kustu birer birer yuttuğu çocuklarını…’’

Evet, Zeus iyi bakım ve yetiştirmeyle tanrılara özgü bir hızda büyüyüp genç bir tanrı olmuştur. Şimdi yapılması gereken şey zalim babanın bir şekilde cezalandırılması, yaptıklarının kendisine ödetilmesi ve ölümsüz oldukları için halen Kronos’un midesinde, gayet sıkışık bir ortamda varlıklarını sürdüren kardeşlerin kurtarılmasıdır. Hemen kurnazca hazırlanmış bir plan devreye sokulmalıdır. Genç Zeus annesinin de yardımıyla babası Kronos’un yakınına sokulmayı başarır. Onun hizmetindeki bir genç hizmetkar gibi davranarak babasının güvenini kazanır. Ve zamanı geldiğinde babasının içtiği içkiye karıştırdığı bir iksir sayesinde babasını hasta edip bütün kardeşlerini kusmasını sağlar. Tamam kabul biraz iğrenç bir durum. O şanlı şöhretli tanrıların babalarının içinden ilk çıktıkları zamanki hallerini gözümde canlandırmak istemem.

‘’…Sonra kurtardı babasının kardeşlerini,

  Ki Uranos zincire vurmuştu çılgınca.

  Bu iyiliğini unutmadılar Zeus’un:

  Verdiler ona gök gürültüsünü

  Kavurucu yıldırım ve şimşekle birlikte;

  Onları Toprak Ana saklıyordu bağrında.

  O günden sonra Zeus’un eline geçtiler

  Ve onlarla buyruğu altına aldı Zeus

  Bütün ölümlüleri ve ölümsüzleri…’’

Görülür ki yeni tanrı kuşağının potansiyel lideri Zeus, bir takım kurnazca ittifaklarla idareyi ele geçiriyor. Tabii ki cesareti ve kurnazlığı sayesinde bunu hak ederek. Bahsedilen ‘kardeşler’ ya da amcalar diyebiliriz, Kronos’un iktidarı ele geçirdiğinde söz verdiği gibi yeraltının derinliklerinden kurtarmadığı, yıldırım, gök gürültüsü ve şimşekleri sembolize eden üç tepegöz yani Brontes, Steropes ve Arges. İsimlerinin anlamı olan yıldırımları, şimşeklerin ışınlarını ve yüreklere korku salan gök gürültülerini kendilerini kurtaran yeğenleri Zeus’a hediye ederler. Yani onu adeta silahlandırıp doğanın korkulan güçleriyle donatırlar.

Doğar doğmaz mideye indiremediği oğlu ve karısının kurduğu bir oyun sonucu iktidarından olan Kronos, artık güçlenmiş ve ittifaklar kurmuş oğlunun karşısında fazla dayanamaz. Zeus babasını çok derinlere zincirleyerek neredeyse yok eder. Ancak bir önceki tanrı kuşağını oluşturan Titanlar iktidarlarını öyle kolay kolay elden bırakmayacaklardır. Yer yerinden oynar adeta. Ve kimi kaynaklara göre on yıl süren büyük ve şiddetli bir savaş başlar Uranos ve Gaia’nın çocukları Titanlar ve Kronos ve Rheia’nın çocukları Olymposlular arasında. Bu mücadele efsanelerde uzun uzun anlatılır. Anlaşılan bu tanrısal savaş coğrafyayı bile değiştirecek şiddette yaşanmıştır. 

Sonuçta yaşanan bu mücadele Olymposlular tarafından kazanılmış, başlangıçtaki karmaşa ve kaos sonlandırılmış ve kainat düzen bulmuştur. Doğanın kaba güçlerini sembolize eden Titanlar, Tanrısal zeka ve zerafet tarafından alt edilmiştir.

Efsanede bahsedelen bu savaşın sembolik değeri ve önemi tartışılmaz. Bir çağ, bir dönem, bir anlayış yerini bir yenisine bırakmaktadır artık. İnsanların evreni algılayışları ve bilgi potansiyelleri değişmiş, daha önemlisi gelişmiştir. Artık yeni tanrıların çağı başlamıştır. Liderliği bileğinin hakkı ve liderlik vasıflarıyla kazanmış olan Zeus,  dünyanın hakimiyet alanlarını değer kardeşleri arasında paylaştırır. bu paylaşımdan anladığımız kadarıyla artık erkek egemen bir toplum oluşmaya başlamıştır. Üç erkek tanrı gökyüzü, denizler ve yeraltını yani aslan payını paylaşırlar. Dişi tanrılarsa adeta kadının toplum içindeki yerini ve işlevini sembolize eden konularla ilgilenmek üzere görevlendirilir. Gelenek bozulmaz, lider kendine kız kardeşini eş olarak seçer. Zeus Hera ile evlenir. Hikayelerde anlatılan başka birliktelikleri de olur Zeus’un. Hem de oldukça fazla sayıda. Bu konulara ileride geniş bir biçimde yer vereceğim. Şimdi bu yeni tanrı kuşağını yakından tanıyalım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Benim çok değerli dostum Gökhan Semiz sayesinde tanıştığım müthiş bir destan... Hayatımda okuduğum en iyi bilim kurgu romanı olduğunu söyley...